SERBEST KÖŞE

Abdullah D. DOĞAN
                  YAZAR

 


GEN+ETİK KAYGILAR ve GENOM PROJESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ



     Resmi Olarak 1 Ekim 1990’da İsviçre’nin Montreux kentinde, Hugo (Human Genome Project’ in kısaltması) adı verilen bir araştırma merkezinde start aldı, Genom Projesi. Proje çok önemliydi, zira, kısa zaman öncesi hayal bile edilemeyecek bir çalışma olması ve neler doğuracağının kesinlik kazanmaması, kafalardaki soru işaretlerine cevap olabilirdi.

      Amacı tam olarak belirlenememekle beraber, uzmanlar tarafından ana amaç; “varsayılan insan genlerinin hepsinin yerlerinin bulunup, yol açtığı rahatsızlıkları kesin olarak belirlenmesi” olarak tanımlanıyordu. Bu projenin motivasyonu, Everest dağına tırmanma isteğinden çok daha güçlü bir şeydir, çünkü bilinmeyeni ortaya çıkarmaya çalışır. Biyolojinin hücre biyolojisi, bağışıklık ve nöroloji gibi birçok dalında genetik bilgilere ihtiyaç duyulur. Genlerimizin kalıtsal özellikleri nasıl aktarabildiği bilgisi, aynı zamanda, toplumun en küçük yapıtaşı olan, bir bireyin nasıl gelişip, kaç yaşına dek yaşayacağı, yada dünya üzerindeki türlerin nasıl kuşaktan kuşağa gelebildiği sorularının kapılarını aralayabilir.*
     

Genom Projesiyle birlikte gelişmeler birbirini izledi. Çok zaman geçmeden ABD'li bilim adamları, genetik şifresi insanınki ile yüzde 98 oranında aynı olan Tetra adını verdikleri bir maymunu kopyaladılar. 1997’de Dolly kopyalandığında insanın kopyalanmasının teorik olarak mümkün olmadığı söylenirken, bilim adamları insanın genetik yapısına çok benzeyen maymunun kopyalanmasından sonra sıranın insana geldiğini söyleyerek beklenen tehlikelere dikkat çekiyorlardı.Amerikan Tıbbi Ahlak Bülteni'nin editörü Dr. Richard Nicholson, klonlama yönteminin kontrol altında tutulması durumunda bir tehlikenin söz konusu olmadığını ancak bu bilgilerin bir diktatörün eline geçmesi halinde, kendisine aynı tip askerlerden oluşan bir ordu yaratabileceğini söylüyor.

     Son yılların en çok heyecan uyandıran bilimsel çalışması, insan vücudundaki bütün genlerin haritasını çıkarmayı amaçlayan Genom Projesi. Bilim adamlarına göre, insanda 30 bin ile 50 bin arasında gen var. Bazen konuşma arasında "ne varsa şu genlerimizde" deriz ya boşuna değil. Çünkü bir canlının ait olduğu bütün özellikler DNA moleküllerinin taşıdığı genlerde gizli. İnsanın göz renginden tutun, zeka seviyesine, karakter yapısına, ileride yakalanabileceği hastalıklara kadar her şey genlerinde saklı. İnsana insan, bitkiye bitki özelliği veren kalıtsal bilgilerin tamamı genom olarak adlandırılıyor. Bugün artık insan genomu diye tanımlanan ve devasa kil tabletleri hatırlatan 23 kromozoma yayılmış olan bu yazı, yani biyolojik alınyazımız yaklaşık üç milyar harften oluşuyor.

    Bütün bunlarla beraber gündeme oturan konularda çoğalıyor. İnsanın klonlanması vs. başlığında toplayabileceğimiz bazı başlıklara Nisan sayısında ayrıntılı olarak, mercek tutmuştuk. Bazı somut örneklerle konuyu hafızalara rahatça yerleştirmeye çalışalım:

    SİVİL TOPLUMUN TAVRI?

    Ünlü oyuncu Marlon Brando’nun ,başrolünü oynadığı Dr. Moreau’nun Adası filminde, genetik deneyler sonucu, ortaya çıkan hayvan ve insan karışımı melez bir yaratığın ortaya çıkması konu ediliyordu. Avrupa Patent Bürosu’nun, Avustralyalı Amrad şirketine, insan ve hayvan hücrelerini karıştırarak yeni embriyonlar yapabilme iznini vermesi, bir anlamda o filmdeki senaristlerin düşlerinin yıllar sonra gerçekleşmesine olanak verdi. Ancak bu durum bir çok sivil örgütü olduğu gibi, Greenpeace’i de ayağa kaldırdı. Hamburg’tan yaptığı açıklamayla, tehlikeye dikkatleri çeken Greenpeace örgütü, 20 Ocak 1999 tarihinde verilen Ep 380646 nolu patentin “tehlikeli yaratıklar” yaratmaya yönelik olduğunu belirtti. Açıklama şu şekilde sürüyordu: “1999 Ocak ayında Amrad şirketine verilen izinde, insan-hayvan hücrelerinden elde edilecek embriyonların hangi amaçla kullanılacağı belirtilmiyor. Sadece insan hücrelerinin, küçük ve büyükbaş hayvanların hücreleriyle birlikte kullanılacağı kaydediliyor. Büyük bir olasılıkla amaç, hayvandan insana organ naklini mümkün kılacak hayvanlar yaratmak. Ama sonuç tam bir bilinmez.”

   Avustralyalı şirketin elde ettiği izin, insan embriyon hücreleri ile fare, kuş, koyun, domuz, inek, keçi ve balık embriyon hücrelerini karıştırarak insan-hayvan karışımı yaratıklar elde etme imkanı tanıyor. Bu da bilim dünyasında tartışmalara neden oluyor.

   Uzmanlar, insan-hayvan karışımı yaratıkları elde etme sisteminin klonlama mekanizmasından tamamen farklı olduğunu belirtirken, konunun risklerine dikkat çekiyor ve bu sayede deli dana gibi bir virüsün, bir türden diğerine geçme ihtimalinin çok yüksek olduğunu belirtiyorlar.

    Medya Araya Girerse...

    İnsanların genetik çalışmalarla ilgili gelişmelere olan yoğun ilgisi nedeniyle medya organlarında sık sık bu konudaki haberlere rastlamak mümkün. Ancak "eşcinsellik geni bulundu", "gevezeliğe genetik çare" gibi ilgi çeken başlıklar genetik bilimcileri kızdırıyor. Dünyanın önde gelen genetik uzmanlarından Arnold Munnich, "şişmanlık geni" ,"eşcinsellik geni", "tembellik geni" gibi ilgi çekici konuların basın tarafından saptırıldığını ve basite indirgendiğini belirtiyor ve bir genin, tek başına bir şey ifade etmeyeceğine dikkat çekiyor.

    Hiçliğe Giden Yol mu?

    Bugün bir kalp ameliyatı için vatandaşların altı ay gibi bir süreye yakın sıra bekledikleri herhalde hepimiz tarafından bilinen bir olgu. Bu şartlarda gen haritası çıkarılan bir insanın istenilen niteliklere ne kadar zamanda ulaşabileceğini, arz/talebin karşılanıp karşılanamayacağını iyi bir düşünmek gerekiyor. Herşeye rağmen, genomun geliştirilmesi sadece,insana ait özellikleri değil onun varlığını oluşturan enerji alanlarının ve mutlak enerjinin de geninin deşifre edilmesini temin edebilir. Bu edilimin nihai noktası, bütün vasıf ve manaların ve hiçliğe giden yolun bulunması olarak yorumlanıyor.

   "Yaşamı bu kadar basite indirgememek lazım." diyen Prof. Dr. Beyazıt Çırakoğlu da, insanın özelliklerini birer gene indirgemenin, her şeyi bir tek genle açıklamanın mümkün olmadığını söylüyor ve "bir gende oynayarak zeki insan elde etmek ya da başka bir özelliğini değiştirmek o kadar basit değil" diyor. Genetik teknolojisinin önem taşıdığı konulardan biri de bio-değişkenlik, yani canlılar dünyasındaki çeşitlilik. Yine Çıraklıoğlu konuyla alakalı etik yönden şu açıklamayı yapıyor: “Bu çalışmanın yayınlaması hiç kuşkusuz aynı veya yakın konularda araştırma yapan birçok laboratuvarı da aynı tekniği kullanmaya yöneltecek ve Wilmut** ve arkadaşlarının çalışma sonuçları tekrarlanabilme olanağına kavuşacaklardır. Öte yandan yöntemin gelişmesi ivme kazanacak ve diğer memeli canlılarda da denenecektir.”

    Kötüye kullanılma tehlikesi!

    Gen teknolojisini geliştirmek için yapılan çalışmalar elbette insanlığın yararı için yapılıyor ancak bu bilgilerin kötüye kullanılması ihtimali de bulunuyor. Bu alanda yapılan buluşlar olağanüstü bir ekonomik değer ifade ettiği için şirketler ve ülkeler arasındaki rekabet nedeniyle hukuki ve etik kuralların kolaylıkla gözardı edilebileceği ifade ediliyor. Hatta başlangıçta faydalı olarak gözüken birtakım genetik uygulamaların ileride nasıl bir sonuç vereceği tam olarak kestirilemediği için, sadece kötü amaçla kullanılmasına değil, her türlü genetik çalışmaya karşı çıkanlar bile var. Her teknoloji gibi genetik teknolojisinin de kötüye kullanılma ihtimali olduğunu belirten biyoteknoloji uzmanları. "Aynen nükleer teknolojiler gibi ya da lazer teknolojisi gibi genetik teknolojisinin de insanlığın zararına kullanılması mümkün olabilir. Elektriğin insanlığa çok büyük faydaları var ama bunu elektrikli sandalyede insan öldürmek için kullananlar da var. Yine de kötüye kullanılıyor diye elektriğe de karşı çıkamayız" diye beyanlarda bulunuyorlar.

    Etik korkulardan bir diğeri de; insanların genetik olarak hangi ırktan geldiğinin tespit edilip ayırımcılığa alet edilmesi korkusu...

 

Genetik teknolojisindeki bu gelişmelerin insanlığın zararına kullanılmaması için uluslararası kuruluşlar ve devletler oldukça duyarlı. Bir çok uluslararası kuruluş etik kurullar oluşturarak konuya eğiliyor. Bu alanda Genetik Tanı Maddeleri Yönetmeliği, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, Avrupa Birliği Bioetik Sözleşmesi gibi etik düzenlemeler var. Bu sözleşmelerde genetik çalışmaların insanlığa zarar verecek hale gelmemesi, biyolojik çeşitliliği ve doğal dengeyi bozmaması için temel ilkeler ve sınırlar yer alıyor. İnsanın kopyalanmasına yönelik çalışmalar ve insan embriyosu üzerinde değişiklik yapmak etik ilkelere göre kesinlikle yasak. Özellikle bilimsel çalışmalarla ilgili olarak geçmişte yaşanan tecrübeler, bazı teknolojilerin insanlığın zararına kullanılması, Hitler gibi bazı diktatörlerin bilimsel çalışmaları kendi hedefleri için araç olarak kullanmak istemeleri nedeniyle genetik teknolojisindeki bu önemli çalışmalar ihtiyatla karşılanıyor. Çünkü Alman biyoloğu Joseph Mengel daha o yıllarda Hitler'in epitel hücrelerinden aldığı öneklerle kopyalarını üretmeye çalışmıştı.

     Sır Saklanacak mı?

    Tıpta hastalığın ne olduğunu belirlemek için ortaya konulan tanı ve tanı koyucu testlerin uygulanmasıyla gündeme gelen en önemli sorun; yüzyıllardır gizli bir antlaşma gibi hekim ile hasta arasında varlığı kabul gören “sır saklama “ ilkesinin tartışılmaya, hatta kimi durumlarda zedelenmeye başlaması olarak görülüyor. Genellikle benimsenen açıklama, hastada “maddi yada manevi bir zarar neden olacak” bilgi yada olayın “sır” olarak niteleniyor. Bu bağlamda bakıldığında, genetik testlerle ortaya çıkan sonuçlar da “sır” kapsamı içerisinde değerlendirilebilir. Hekimin hastanın sırrını saklaması, onun görevinin bir parçasıdır. Bununla birlikte bu sonuç toplumun, sağlık ekibinin, hastanın çevresinin sağlığını da etkileyecek yada belirli risklere atacak bir özellik taşıyorsa, hekim bir ikilem içine girebiliyor. Uzmanlar, üçüncü kişilere izlenecek tutum konusundaki görüşleri bugün için tartışma zemininde görüyorlar. Önerilerden biri; konuyla ilgili deneyimlerin arttırılarak, vakalara özel örneklerin bulunduğu kılavuzların hazırlanması. Bir başka öneri ise; danışma merkezlerinin ileride karşılaşacakları olası bir durumda, nasıl davranacaklarının, danışan kişilere bilgilendirme aşamasında aktarılması ve buna göre kararlarını vermelerinin beklenmesi olarak görülüyor.

    Etikte “Gönüllülük” Kavramı

    Konuyla alakalı seviyeli bir uzmanımızın hazırladığı raporda gönüllülük ile alakalı şu konulara yer verilmiş: “Tarama veya tanı koyucu testlerle ilgili olarak, tartışılmayan tek nokta, bu girişimlerin “gönüllü” olması gerektiğidir. Bebeklere ve küçük çocuklara yönelik çalışmalarda, bu kural zedeleneceğinden bu yaş gruplarına, hangi özel durumlarda ne gibi girişimlerin yapılabileceği belirtilmelidir. Öte yandan erişkin kişilerde gönüllülük, ancak onların aydınlatılmış olanlarının alınmasıyla mümkündür. Bunun için de bilgilenme gereklidir. Genetikle ilgili uygulamalarda isteğe bağlı olarak uygulanması önerilen bu bilgilerin, ne derece anlaşılır yada kullanılabilir bilgiler olduğu da otoriteler tarafından tartışılmaktadır. Özellikle olasılıkların anlatıldığı yüzdelerin, hastalar tarafından, genellikle yeterli düzeyde anlaşılamadığı ileri sürülmektedir.(Örneğin hastanın %51 ihtimal yaşayabilir dendiğinde, yaşayabileceğinin kesin bir anlam ifade etmemesi vs.)

    Bugün için, daha emekleme döneminde olan gen tedavisiyle amaçlanan, hastalık etkeni olan genleri değiştirmektir. Genetik manipulasyon olarak da nitelenebilecek bu uygulamalar, geleceğe yönelik bazı tehditler içermektedir. Hangi durumların hastalık tanımı içine alınacağı tartışılmakta ve bu tekniklerin ileride hastalık dışı durumlarda da kullanılabileceğinden kaygı duyulmaktadır. Bu olasılık ve ihtimaller ister istemez, “öjeni”’yi akla getirmektedir. Tarih boyunca bir çok örneğin yaşandığı göz önüne alınırsa, böylesine gelişmiş bir tekniğin önemli amaçlarla kendine oldukça kullanım alanı açabileceği kaygısı da bulunmaktadır.”


   Sorunlardan Birkaçı İrdelendiğinde

   İnsan genomunun haritalanması işverenlere, işe alacakları kimselerin, potansiyel olarak kalıtsal hastalıkları taşıyıp taşımadıklarını önceden bilme ve bu hastalığa sahip olma riskinde olan kişilerin kuruma getirecekleri maddi yükü önceden tahmin etme ve ona göre işe almada yeni standartlar geliştirme imkanı sunuyor. İmkan mı yoksa imkansızlık mı olduğu; iş adayları açısından, hala tartışılan bir konu.

   Sistematik kamu araştırmaları bu konuda, şimdilik ufukta çok büyük tehlikelerin olmadığını varsaysa da, dedikoduların önünü almak mümkün değil. Pek çok insan, ölümcül bir hastalığın genini taşıdığı için sigorta şirketleri tarafından afaroz edilebilir. Başka bir kişi, işvereni tarafından aynı gerekçeyle işten atılabilir. Şu anda ABD'nin otuz dokuz eyaletinde genetik testlere dayanarak sigorta poliçesini düzenlemek; on beş eyalette de genetik testlerden elde edilen sonuçlara göre işten çıkartmalar yasaklandı. Ne var ki yasalardaki açıklardan yararlanan işveren ve sigortacılar, genetik testleri gizliden gizliye incelemeyi sürdürüyor. 1999'da yapılan bir araştırmaya göre ABD'de orta ve küçük ölçekli şirketlerin yüzde otuzu terfi ve işten çıkartmalarda çalışanlarının genetik testlerinden yararlanıyor.

   Genetik testlerin işe alınmada kullanılması şart olduğu takdirde, kalıtsal hastalıkları taşıyan kimseler işe alınmada ciddi güçlüklerle karşılaşabilecekler. Bu noktadan insan genomunun haritalanması düşüncesi, diğer tartışmalar gibi bir kısım tartışmaları beraberinde getiriyor. Mesela yukarıdaki durum dikkate alındığında, genetik testler sonucu işine son verilen kimse yeni bir işi nasıl bulacaktır? Genetik testler sonucu ekonomik maliyeti çok yüksek genetik hastalıklara maruz çocuk doğurma ihtimali olan insanlar, ya özel sigorta kurumlarınca sigorta edilmeyecek veya sağlıklı insanlara oranla daha fazla para ödemek zorunda kalacaklardır.

   Psikolojik açıdan düşünüldüğünde insanların genetik testlerle kendilerinin statülerinin belirlenmelerine razı olmaları mümkün olmaları mümkün görünmemektedir. Ayrıca ne kadarımızın genetik testler vasıtasıyla kendi kusurlarımızı görmek isteriz? ABD’ de Time dergisi ile CNN televizyonunun ortaklaşa yaptıkları bir ankette insanlara genetik testler kullanarak gelecekte ne gibi hastalıklara düçar olabileceklerini veya yatkın olduklarını öğrenmeyi mi yoksa öğrenmemeyi mi istedikleri soruldu. Ankete katılanların %49’u bunu öğrenmek istemediklerini belirttiler. Aynı ankette, böyle genetik testlerin insanların sigorta ücretlerini takdir etme konusunda bir kriter olarak kullanılıp kullanılmaması sorulduğunda %90’ı olumsuz cevap vermişti.

   Doğmamış Bebeğin Kaderi

   Yaşam kitabını deşifre etmek ne yazık ki, ahlaki sorunları da beraberinde getiriyor. Genetik kodlarımızın anlaşılması, insan türünün insan eliyle şekillendirilmesi olasılığını da güçlendiriyor. Biyologlar genomik biliminden yararlanarak yedek parça listesi hazırlayabilirler; ana baba adayları doğmamış çocuklarını ''ısmarlayabilir'', bilim adamları ellerindeki bilgilerle, istenilen karakterde, vücut yapısında ve bilişsel yetenekte insanlar üretebilir mi? Bu durum, pratikte pek çok sorunu da beraberinde getiriyor. Çocuklarımızı ve kendimizi değiştirmek kolaylaştıkça, değişiklik geçirmemiş olanları kabul etme hoşgörüsünde de azalma görülebilir. Kent Üniversitesi Hukuk bölümünden Lori Andrews , “genetik testler yardımıyla zekâ kusurlarının, şişmanlığın, kısa boyun (ve diğer istenmeyen özelliklerin) önceden bilinmesi durumunda, toplumlar, anne ve babası tarafından kusurlarıyla doğmasına izin verilen çocukları küçük görmeye başlar mı?” sorusunu soruyor.

   Şimdiden bazı doktor ve hemşirelerin, doğumdan önce teşhis edilebilen kusurlarla dünyaya gelen çocukların anne ve babalarını, ne durumda olacağını bile bile çocuklarını dünyaya getirdikleri için eleştirdikleri ve kınadıkları görülüyor. Dünyadaki bütün ana baba adaylarının çocuklarını ısmarladığını varsayarsak, bunların bir araya gelmesinden ne gibi bir dünya oluşur, şimdiden bilinmez.

   Uygulamaların Ana Amacı Ne Olmalı?

   Bütün genetik uygulamaların amacı, genomun iyileştirilmesi değil, hastalığın önlenmesi yada düzeltilmesi olmalı. Sağlanan olanakların genel kullanım alanları, planlama örgütlerine ve eğitim kurumlarına bir kitlesel eleme aracı sağlamak, işyeri sahiplerine bir “adam seçme dedektörü”, baskıcı hükümetler bir “potansiyel suçluları ayıklama mekanizması” armağan etmek olmamalı!!!

   Aksine kainatın düzenini binlerce yıldır şaşırmayarak idare edenin(c.c.) , bize bahşettiği sırları çözebilmek için ,kullanılacak o kadar çok şey varki...

   Gerisini siz düşünün...


* 0’dan Sonsuz’a Bilimin Hayal Dünyası, Ann Rea Jones, Timaş Yayınları, İstanbul, 2000.

** Tıp tarihinde bir devrim olan kopya koyun Dolly’nin, araştırma ekibinin başı.