2.Canlılık
Durumu
En
genel anlamıyla biyoloji varlığın
canlılık durumlarıyla ilgilenir.
Bu anlamda maddeyi "canlılar"
ve "cansızlar" olarak
yapay bir sınıflandırma çerçevesine
inceler. Bu sınıflandırmanın
yapay olduğunu diğer doğa bilimleriyle
karşılaştırarak söylüyorum.
Çünkü, örneğin fizik için, maddenin
canlılığı veya cansızlığı temel
bir ayırt edici özellik değildir;
sıcaklık, hacim, kütle gibi
kavramları kullanır. Dolayısıyla
canlılık, biyolojiye ait bir
sınıflandırma biçimidir; ve
aynı zamanda biyolojinin "konusudur".
Canlılık
aslında çok önemli bir sorundur.
Felsefeciler varlığı genelde
fiziğin bakış açısıyla incelemişler;
maddenin nasıl canlı olduğundan
çok, nasıl varolduğuna ilişkin
sorular üzerinde düşünmüşlerdir.
Tabii ki varoluş ve canlılık
ayrı konular. Ancak bu iki kavramın
kendi içinde bir dönüşlülüğü
vardır. Örneğin madde bir varlık
tarafından anlaşılabilmeseydi
(ki maddeyi anlayabilme ancak
evrim geçirmiş canlılığa ait
bir yetidir) varoluşunun gerçekten
bir anlamı olur muydu? Kuramsal
olarak, maddenin varoluşunun
anlamsız olduğu durumda, varoluşun
gerçekliği sorgulanabilir miydi?
Burada varlık felsefesine dair
polemikler yaptığım sanılmasın;
vurgulamak istediğim şey canlılık
konusunun, en az maddenin varoluşu
kadar önemli olduğu, ve üzerinde
durulması gerektiği.
Canlılık
sorunu aslında pek çok şey için
bir referans noktası olabilir.
Sosyal davranışlarımız veya
algılamalarımızın belli nedenleri
vardır. Bu nedenlerin en önemlisi
de biyolojik yapımızdır tabii
ki. Çünkü insan davranışı; metabolizmasından
ayrı bir şey değildir. Bugün
postmodern düşünce 1
; insanı salt us olarak, ve
bedensel varlığını estetik imgelere
indirgeyerek; (hatta bunu böylece
pazarlayarak) anlıyor. Örneğin,
Batı toplumu için insan bedeninin
biyolojik anlamı, estetik anlamından
sonra gelmektedir. Postmodern
düşünce tarzında beden; kişinin
estetik, sosyal ve kültürel
kimliğini taşıyan nesnedir;
ve bu anlamada sağlıklı olmak
zorundadır. Sağlıklı olma ve
uzun yaşama; bu bakış açısıyla
"sosyal amaçların"
gerçekleştirilmesi için önem
arz eder. Tabii ki bu sosyal
refah seviyesiyle doğrudan orantılı
bir durumdur. Örneğin fakir
bir Afrikalı için bedeni, canlılığından
başka bir şey ifade etmeyecektir.
O canlılığını korumak için bedenine
bakmak zorundadır; yani sağlıklı
kalmaya çalışarak "biyolojik
bir amacı" gerçekleştirecektir.
3.Sosyalleşen
Bir Doğa Bilimi
Burada
söylemek istediğim şey şu; biyoloji
giderek sosyalleşen bir doğa
bilimidir. Bir bilimin sosyal
olması için insanı konu etmesi
gerekir. Biyoloji, çoktan beri
insanı konularının içine koymuştur;
ancak sosyal bilimciler biyolojik
bakışın önemine çok fazla varamamışlardır.
Örnek olarak, "İnsan iyi
midir, yoksa kötü mü?"
sorusunu inceleyelim. Bu etiğe
dair öyle bir sorudur ki içinden
ideolojiler çıkar. Örneğin "insan
iyidir"den anarşizme; "insan
kötüdür"den despotizme
varabilirsiniz. Bunun dışındaki
bütün ara yanıtlar sizi başka
başka ideolojilere götürür.
Burada dini bulabilirsiniz;
gelenek ve göreneklere ulaşabilirsiniz;
kapitalizmin ve sosyalizmin
temel mantığını edinebilirsiniz.
Ancak duruma biyolojik baktığınız
anda sorun farklı bir hal alır.
Öncelikle: İnsan canlıdır. Canlılar:
doğar, büyür, iletişim kurar,
çoğalır ve ölür. Ve canlı bütün
bunları gerçekleştirmek için
hayatta kalmak zorundadır. Hayatta
kalmak için de (en azından bildiğimiz
türdeki canlıların) bazı şeylere
ihtiyacı vardır. Bu kimi zaman
bazı elementlerdir, kimi zaman
enerjidir, kimi zaman bu enerjiyi
sağlamak için besin ve oksijen...
Bir
aslanın, bir zebrayı yemesi
etik açısından bir sorun değildir.
Yine bir aslanın bir insanı
öldürüp yemesini de etik sorun
etmez; en basitinden bu bir
kazadır. Ama bir insan, bir
başka insanı yerse; hatta bırakın
onu; toplumunun veya dininin
yasakladığı başka bir hayvanı
yerse işte o zaman "etik
sorun" doğar. Yani biyolojik
bir olayın etiğe konu olabilmesi
için öznesinin "insan"
olması gerekir.
Peki
etik 2 ve biyolojinin
ilişkisi nedir o zaman? Bu karışık
bir durumdur. Örneğin; toplum
neden üremeye müdahale eder?
Neden çiftleşme kimi zaman illegal
ve amoral bir durum haline dönüşür?
Sosyo-psikolojik etkenler...
Peki sosyo-psikolojik etkenlerin
kökeninde ne yatar? Başka sosyo-psikolojik
etkenler ve en sonunda insanın
biyolojik yapısı... Aslında
insanın biyolojik yapısı, insanla
ilgili her şeyi etkiler. Tabii
ki ahlak da bunların arasındadır.
Ama ahlakın kendi kendine gelişmek
gibi özel bir durumu da vardır.
Diyebiliriz ki ahlakın kökeninde
"insanın biyolojik yapısı,
ve bu yapının doğayla etkileşimi"
yatar. Ama ahlaka ilişkin öyle
şeyler vardır ki, bunu biyolojik
olaylara dayandırmak için çok
fazla dolaylama yapmak zorunda
kalırsınız ve bu tez ispatlayıcılığını
yitiriverir. Örneğin bir yörede,
evin büyüğü öldüğü zaman tereğe
şerbet koyulur. Bunun biyolojik
kökeni ne olabilir? Özellikle
Anadolu'da şamanist gelenekler
dinle katıştırıldığı için dine
ait olduğu ileri sürülen pek
çok ritüelin bulunduğunu görebilirsiniz.
Bunlar genelde, hüznü veya sevinci
gösteren ifade biçimleri olarak
kullanılır. Bunların biyolojik
kökenlerini aramak pek de doğru
değildir. Peki bu, ahlakın kökeninin
insanın biyolojik özelliklerine
dayandığı tezini yanlışlar mı?
Bence
hayır. Çünkü ahlak gelişen ve
kompleksleşen bir mekanizmadır.
En büyük özelliği de insanın
yaşam deneyimine ve -kimi zaman
da hayal gücüne- bağlı olarak
kendi kendini geliştirmesidir.
Dolayısıyla kendi kendini geliştiren
bir olguyu ancak yine kendisine
dayandırabilirsiniz. Yukarıdaki
gibi kompleksleşmiş ve köksüzleşmiş,
daha doğrusu kendi anlamını
kendinden doğurmuş durumlar
için biyolojik köken aramak
yanlıştır. Örneğin "medya
etiği" gibi bir sorunsalda
biyolojik köken aramak pek doğru
olmaz. Ancak tarım toplumlarındaki
aile büyüklerine saygı duymak
gibi geleneklerin kabile yaşantısından
kalma olduğunu tahmin etmek
pek de zor değildir.
Şimdi
burada, yukarıda sorduğumuz
soruyu yeniden soralım ve biyolojik
bakış açısıyla bunu geliştirmeye
çalışalım: İnsan iyi midir,
yoksa kötü mü?
"İnsan
iyi veya kötü olmadan önce,
canlıdır. Canlı, yaşamını devam
ettirmek zorundadır. O zaman
insanın, yaşamına devam etmek
-en azından asgari ihtiyaçlarını
karşılamak- için yaptığı eylemler
-ne olursa olsun- kötü olarak
değerlendirilebilir mi?"
"İnsan,
yaşamak ve iyi yaşamak arasında
bir seçim yaptığında; iyi yaşamayı
seçmesi sonuçları ne olursa
olsun kötü olarak değerlendirilebilir
mi?"
"İnsan
her şeyi haz almak için mi yapar
yoksa daha iyi yaşamak için
mi? Daha iyi yaşamak daha mutlu
olmaktır; ve ancak daha fazla
haz alarak daha mutlu olabiliriz
dersek, doğru mu söylemiş oluruz?
Peki bir maymun da mı haz almak
için yaşar?"
Bu sorular, asıl sorunumuza
("iyilik" "kötülük"
sorusuna) sadece yeni bir tartışma
düzlemi yaratır. Ancak bu düzlem
insanın salt kendisinden; yani
sosyal değil bedensel varlığından
yola çıktığı için çok daha az
yanıltıcıdır. Bu açıdan önemlidir
ve ciddi bir referans noktasıdır.
4.Sosyoloji
ve Biyoloji
Sosyoloji
de pek çok yönden biyolojiye
bağımlıdır. Örneğin postmodern
çağın sorunlarından biri olan
kimliği ele alalım. Kimlik
üzerine düşünen sosyologlar
şu şekilde bir tez öne sürerler:
bir kimlik unsuru ne kadar
çok insan arasında paylaşılıyorsa,
ayrıştırıcı (veya birleştirici)
etkisi o kadar azalır. Bu
doğrudur. Örneğin erkeklik
ve kadınlık iki ayrı kimlik
olarak 3 çatışma içinde
değildirler. Ama cinsiyetlerin
birbirine üstünlük sağlama
mücadelesi içinde olduğunu
ve bugün ataerkil bir dünyada
yaşadığımızı yadsımak mümkün
müdür? Çok uç durumlar dışında
bir insanın ismini duyduğumuzda
ilk algıladığımız şey cinsiyetidir.
İşte bence cinsiyet, kimlik
olgusunun temel sorunudur
ve cinsiyet bildiğiniz gibi
biyolojinin konusudur.
5.Biyolojinin
Etiği
Bunun
gibi pek çok örnek verilebilir.
Peki bu örnekler bize neyi
göstermeli? Biyolojinin sosyal
bilimlere etkisini ne anlamda
değerlendirmeliyiz? Burada
iki tarafa da bazı görevler
düşmektedir. Öncelikle sosyal
bilimciler, sosyal olayları
olası biyolojik kökenleriyle
birlikte analiz etmelidirler.
Bu nesnellik açısından çok
önemlidir. Biyologlar ise;
uğraştıklarının aslında sosyal
yönleri olan bir bilim olduğunu
iyi kavramalı ve yaptıkları
işlere bakış açılarını bu
düzlemde de geliştirmelidirler.
Örneğin bir genetikçi (özellikle
de genetikçi) uğraştığı işin,
yaptığı projenin sosyal sonuçlarını
kendi düşünmeli; bu işi siyasetçilere,
patronlara, ilaç şirketlerine
veya herhangi bir yüksek mercie
bırakmamalıdır. Bilim adamı
yaptığı işin sonuçlarını düşünmek
zorundadır. Bir biyolog, biyoetik
bilmediği taktirde işin bir
kısmını eksik bırakmış demektir;
ve ileride yapacağı herhangi
bir hatadan da sorumlu olur.
Şimdi bu söylediklerim belki
Türkiye şartlarında çalışan
biyologlara yabancı gelecektir.
Çünkü insan klonlama, genom
projesi gibi araştırmalara
biraz uzakta olduğumuzu itiraf
etmeliyiz. Ama bu varolan
sorunlarla ilgilenmeyeceğimiz
anlamına gelmemelidir. Örneğim
embriyodan kök hücre nakli
şartları biraz zorladığımızda
Türkiye şartlarında da hiç
değilse denenebilecek bir
olaydır. Peki Türkiye'de biyologlar
bunun etik tartışmasını yapıyor,
fikirlerini belirtiyorlar
mı? En azından bunu dünya
çapında tezler öne sürecek
kadar yapmıyorlar. Ki olanaksızlıklar
bile bu konuda mazeret değildir.
Çünkü deneyi yapmak ayrı,
deneyin etik yönleri üzerinde
konuşmak ayrıdır. Tabii bundan
önce Türkiye'de biyolojinin
pek çok eksiği var. Biyoetik
yaklaşımın bunların ardında
dördüncü-beşinci sırada olduğunu
kabul ediyorum. Ancak şu da
vardır ki, okumak ve düşünmenin
maliyeti çok azdır. Bu nedenle
biyoetiğin "ekonomik"
bir disiplin olduğunu da söyleyebiliriz.
Yukarıda
değindiğim sorumluluk konusuna
tekrar gelmek istiyorum. Çünkü
biyoetiğin önemi burada kendini
gösteriyor. Dört tane örnek
verelim: beyin hücreleri zarar
görmüş bir hastanın kök hücre
nakliyle iyileşme şansı bulunuyor:
embriyodan kök hücre nakli
yapmayı dener misiniz? Ya
da bir hastaya organ gerekiyor:
bunu sağlamak için bu organı
bir hayvanın vücudunda geliştirmeyi
dener misiniz? Ya da bulduğunuz
hayati bir ilacı: onu öldürebilecek
olsa dahi kendi rızasıyla
bir hastanın üzerinde dener
misiniz? Belli bir teknolojiye
ulaştığınızı varsayalım; bir
aile bebeklerinin kız olmasını
istiyor: gerekli işlemi yapar
mısınız? Bu sorulara ve daha
bir çoğuna vereceğiniz cevaplar
sizin biyoetik yaklaşımınızı
sergileyecektir. Bunların
üzerine düşünmek önemlidir.
Çünkü vicdanınızla 4 ilgili sorunları
halletmeniz, bilimle de ilgili
pek çok sorunu halletmenizi
sağlar.
.............................................................................................................................
1
Postmodernizm çok yönlü bir
olgudur ve hala gelişen bir
süreçtir. Bu nedenle, yaşadığımız
çağa ait her olguyu postmodernizmin
öğelerinden biri olarak göstermek
hem mümkündür, hem değildir.
Şimdi postmodernizmi neo-liberalizmin
ideolojisi olarak algılarsak
yukarıda söylediğim doğrudur.
Ama sosyal-kültürel bir olgu
olarak düşündüğümüzde belki
tanımı biraz geniş tutmuş olabiliriz.
Fakat bence bu durum; yani insan
bedeninin biyolojik anlamını
yitirip, salt estetik anlamıyla
işlenmesi, insan bedeninin "meta"ya
indirgenmesiyle paralel bir
durumdur. Bu anlamda neoliberalizme
mal edilebilir.
2 Etik: Ahlak
Felsefesi; ahlaka dair kavramları
sorgulayan, temelde "iyinin"
ve "kötünün" ne olduğunu
sorusu üzerine düşünen felsefe
dalıdır.
3 Hatta karşıt
kimlik denir ama bence karşıt
değil tamamlayıcıdırlar; hatta
bu iki kimliği karşıt olarak
algılamanın cinsiyetçi bir yaklaşım
olduğu kanısındayım.
4 Vicdan, bir
bilim adamının bilgiden sonra
sahip olabileceği en değerli
şeydir. Örneğin bir politikacının
objektif olma gibi bir sorunu
olamaz. Ama bilim adamı objektif
olmazsa bilim adamı olma özelliğini
kaybeder. Bu anlamda vicdanı,
onun için çok önemlidir. Özellikle
de doktorlar, biyologlar gibi
insanla ve canlılığıyla uğraşanlar
için, vicdan hayatidir.